Bilim Ve Tekno

Bilim Nedir?

Bilim Nedir?

Devletlerin yüz yıllardır üzerine yatırım yaptığı, ulu önder Atatürk‘ün zamanında “Eğer bir gün benim sözlerim bilimle ters düşerse, bilimi seçin” dediği, çocukluğumuzun kahramanları olan bilim insanlarının çalışmalar yaptığı, NASA ve TÜBİTAK gibi onlarca hatta yüzlerce büyük şirketin her yıl milyarlarca dolar bütçe ayırdığı, gizli kapaklı bir şekilde yürütülen çalışmaların ortak noktası olan bilim, aslında nedir?

Bilim Nedir?

Bilimin sözlük anlamına baktığımızda; “Evrenin, evrendeki olguların ve olayların bir bölümünü ele alıp birtakım yöntem ve deney yolları kullanarak ve gerçeğe, gerçekliğe dayanarak birtakım yasalara ulaşan bilgi yolu, düzenli ve tutarlı bilgi.” olduğunu görüyoruz. Buraya kadar tamam; ancak evrendeki olguların hepsini açıklamak için tek başına yeterli mi bilim?

Bilim, birçok alanla ilgilidir aslında. Bu alanlara teknoloji, sağlık, fizik, kimya, biyoloji, uzay… gibi saydığımız ve sayamadığımız birçok bilim dalını örnek gösterebiliriz. Adı üstünde ya zaten; “Bilim Dalı“.

Bilim, evreni anlama ve anlaşılana açıklık getirerek ifade etme sanatıdır benim gözümde. Ancak bilime benim ya da sizin gözünüzle bakmak onu anlamak ve anlatmak için yeterli olmayacaktır ne yazık ki. Onu aslında bu kadar değerli ve bu kadar esrarengiz yapan şey, içinde sakladığı bu gizem değil midir zaten?

İnsan oğlu, dünyada var olduğu andan itibaren bu vakte gelinceye kadar bilimi kullanmış, bilimin birikimine göre hareket ederek teoriler geliştirmiş ve bu teorileri vaki zamanında kanıtlayarak yasa haline getirmiştir.

Örneğin, bundan 100 yıl önce dünyaca ünlü fizikçi Albert Einstein’ın teorisi olan; büyük kütleli cisimlerin ki buna kara delik örneğini de verebiliriz, çarpıştıklarında uzay zamanda dalgalanmalar olacağı idi.

Evet, Albert Einstein haklıydı. Bu teori yakın bir zamanda iki nötron yıldızının çarpışma anı kaydedilerek kanıtlanmış olundu. Hatta tespit ve kaydı, ABD merkezli Lazer Interferometre Kütle Çekimsel Dalga Gözlemevi (LIGO) tarafından 14 Eylül 2015’te gerçekleştirildi. Bir ip ucu veriyim, bu gözlem evinin mimarisi ve çalışma prensibi biraz önce bahsi geçen uzay zaman dalgalarıyla ilgili.

Evet, Bu iki nötron yıldızının çarpışma anında ortaya çıkan dalgalar bu gözlem evi tarafından kaydedildi ve bu tasarım, bilime katkılarından dolayı ilgili alanda Rainer Weiss, Barry C. Barish ve Kip S. Thorne’a 2017’de Nobel Fizik Ödülü layık görüldü.

Lazer Interferometre Kütle Çekimsel Dalga Gözlemevi Nasıl Çalışıyor?

Mantığı Albert Einstein’ın büyük kütleli cismin çarpışması sonucu uzay ve zamanda dalgalanmalar meydana getirmesi teorisine dayanıyor. Gifte de görüldüğü gibi bir noktadan uzak iki noktaya ışın gönderiliyor ve gönderilen noktadan gelen yansımasının uyuşması inceleniyor. Eğer ışınların dalgaları uyuşmazsa, bir dalgalanmanın olduğundan söz ediliyor.

Bu gözlem evi o kadar hassas ki, bundan 130 milyon yıl önce çarpışmasıyla meydana gelen patlamanın dalgalarının dünyamıza gelmesini kaydedebildi. Yani bizim dünyamızdan 130 milyon ışık yılı önce gerçekleşen bir olayın etkileri bize yeni ulaştı.

Peki bu olayı kaydetmek bize ne kazandırdı? Bu olayın, yani bu iki nötron yıldızının çarpışma anını kaydetmiş olmak, bize bilimi, yani bilgi birikimini kullanmamız gerektiğini bir kez daha kanıtladı.

Bilim, bilmek ve ifade etme sanatlarının yanı sıra, bilineni ve zamanında ifade edilmiş olanı kullanmanın da sanatıdır. Zaten sürekli üzerine yeni şeyler katılmasıyla-eklenmesiyle gelişip büyümesi ve yeri geldiğinde de yol gösterici olarak kullanılması değil midir onu en büyük güç haline getiren?

Bilimi ve bilimin sonuçlarını düşündüğümüzde ne kadar büyük bir güç olduğunu ve kullanım şekline göre yeri geldiğinde ne kadar büyük bir silah olabileceğini görmüyor muyuz?

Kimi kaynakta; “Gözlem ve gözleme dayalı akıl yürütme yoluyla dünyaya ilişkin olguları birbirine bağlayan yasaları bulma çabası” olarak açıklanan bilim, olayları aklı kullanarak yorumlama ve gözlemlerden sonuç çıkarma çabası değil midir bir bakıma?

Günümüzde daha düne kadar altın ve gümüş gibi ağır metallerin nasıl oluştuğu bilinmiyordu. Nitekim bu gibi elementlerin oluşabilmesi için dünyanın kütlesi-yoğunluğu yeterli değildi. Ancak dünyamızda oldukça fazla bulunan bu metaller nasıl oluyor da bu kadar fazla miktarda bulunabiliyor?

Biraz önce iki nötron yıldızının çarpışmasından bahsetmiştik. Bu çarpışma sonucu büyük bir patlama meydana geldi ve bu patlamada oldukça fazla miktarda ki bu miktar dünya kütlesinin yüzlerce katı kadar altın ve gümüş oluştuğu tahmin ediliyor. Buradan yola çıkarak da altın ve gümüş gibi ağır metallerin nasıl oluştuğuna-oluşabileceğine bir açıklık getirebiliyoruz.

Zamanında yaşayan bir adam vardı. Bu adam ilk okulda derslerinde pek başarılı değildi, hatta öğretmenleri boşuna masraf yapmamaları adına ailesine onu okuldan almaları gerektiğini de söylemişti. Oysa o adam Jonh Dalton’un yüz yıllar önce iddia ettiği “Atom bit bütündür ve bölünemez.” teorisini çürüttü ve atomu parçalamayı başladı. Üstelik bununla da kalmayarak, Amerika’ya 2. dünya savaşını kazandırdı.

Evet, birçoğunuzun da tahmin ettiği gibi Albert Einstein’den bahsediyorum. Zamanında atomun parçalanamayacağı iddiasını yok sayarak yılmadan gece gündüz çalışarak, E=mc² formülünü bulmuş ve atomu parçalayarak çok yüksek miktarda enerji üretilebileceğini kanıtlamış oldu.

Ne yazık ki bunun sonuçlarında Amerika, 6 Ağustos 1945 Hiroşima’ya, 9 Ağustos 1945’te Nagazaki’ye atom bombası atarak, Japonya’nın koşulsuz şartsız teslim olmasına sebep olurken, atom bombasının gücünü de dünyaya göstermiş oldu.

Bilimsel Araştırma Basamakları Nelerdir?

  1. Problemin belirlenmesi
  2. Çözüm yollarının araştırılması(hipotezin ortaya koyulması)
  3. Deneylerin kurulması ve kontrolü
  4. Gözlemlerin elde edilmesi ve ölçümlerin alınması
  5. Bulguların değerlendirilmesi ve sonuç çıkarılması
  6. Teori veya kanun

Bilim Aydınlıktır

Bilim Aydınlıktır. Gerçeği keşfetmektir ve keşfedilen gerçeklerden yola çıkarak doğruyu bulmaktır. Bulunan her doğru ve her keşif, bilimin gelişmesine katkıda bulunur. Bilimde gelişmiş toplumların bilgi birikimi oldukça fazladır. Bu bilgi birikiminin üzerine kattıkları ve bu katkıların getirdikleri, bilim ve bilim ile ilgili diğer alanlarda gelişimine katkıda bulunur.

Bilimi aydınlanmanın bir aracı olarak da düşünebiliriz. Gerçeği görme, onu hissetme ve yeri geldiğinde teoriler ile doğru olanı seçerek bu doğrunun üzerinde yoğunlaşmak da bilimin ilerlemesine ve haliyle gelişmesine yarar sağlar. 

Yüz hatta binlerce yıldır, bilimin gelişmesi için çalışmalar yürütülmektedir. Bu döngünün ilerleyişine bir örnek vermek gerekirse; tekerleğin icadı ve taşıma amaçlı tekerlekli araçların yapılmasını örnek gösterebiliriz.

Sürekli ilerleme kaydederken bazen tarihte en son istenecek olaylar da ortaya çıkabiliyor. Ne yazık ki biraz önce bahsettiğim atom bombasının icadı oldukça büyük bir buluş olmasına karşın, kullanılması ile bilimi oldukça geriye götürmüş gelişiminde inhibitör olarak rol oynamıştır. Japonya üzerinde kullanılması, Japonya’nın bilim ve teknoloji alanlarında oldukça gerilemesine sebep olmuştur. Bununla birlikte Japonya’nın dünyaya katkılarını ve atom bombasının kullanılmaması haline katacaklarını düşündüğümüzde, oldukça kötü bir etki bıraktığını ve haliyle dünya biliminin ve dünya teknolojisinin gelişimine de engel olduğundan bahsedebiliriz.

Neresinden bakarsak bakalım, etkilerini uzun vadede hissedeceğimiz ve gelecek nesilleri etkileyecek bir etkenden bahsediyoruz. Çok değil bundan 50 yıl kadar önce, 20 Temmuz 1969 tarihinde Apollo 11 Ay’a ilk ulaşan araç olmuştu ve Neil Armstrong’un Ay’a ilk ayak basan insan olmasını sağlamıştı. Oysa bu olaydan 200 yıl kadar önce böyle bir şeyin gerçekleşme olasılığı tartışılmıyordu bile… Şimdiyse bundan 200 yıl kadar sonra insan ırkının Samanyolu’ndaki birçok gezegene koloni kuracağı tahmin ediliyor.

Bilim Alanında Neler Yapılıyor?

Dünyada bilim alanında neler yapılıyor? Kaç proje var gerçekleşmeyi bekleyen hiç düşündünüz mü? Uzay ve sağlık alanlarında ileri gelen birçok şirket her geçen gün ilerleme kaydetmek için gece gündüz çalışıyor. Örneğin geçtiğimiz birkaç gün içerisinde ülkemizi ziyaret eden Elon Musk, Space X adlı uzay araştırmaları yürüttüğü şirketle önümüzdeki 10 yıl içerisinde Mars‘a koloni kurmayı planlamakta…

Elon Musk’ın Mars’a koloni kurma düşüncesi gerçeğe dönüşür mü bilinmez ama böyle bir projenin gerçekleşmesi insan ırkının geleceğini önemli ölçüde etkileyecektir. Space X’in NASA gibi bir çok büyük şirket ile yarış halinde olması durumunu düşündüğünüzü duyar gibiyim ve bu yüzden şunu belirtmek istiyorum; bugün Elon Musk’ın kurduğu Space X şirketi NASA için roket üretiyor. Diğer bir değişle ise NASA, Space X tarafından üretilen roketleri ve kapsülleri kullanıyor. İşin resmi kısmı bir tarafa koloniyi NASA bile kursa aslında Space X patentli roketler ile bunu başarmış olacak gibi görünüyor.

Elon Musk’a bu konuda çok değinmiş olacağım ama kendisinin yapmış olduğu ve hali hazırda yapmayı amaçladığı projeleri düşündüğümüzde bu değeri ve burada bahsedeceğim bir kaç paragrafı hak ediyor doğrusu. Çünkü onu bu alanlarda hizmet verenlerden ayıran büyük bir özelliği var. Elon Musk, ürettiği ve geliştirdiği projeleri yalnızca para kazanmak için yapmıyor. Yapmış olduğu ve hali hazırda yapmayı amaçladığı projelere bir göz attığımızda hepsinin yenilenebilir enerji ve uzay gibi alanlarda birleştiğini görüyoruz. Örneğin Solar City‘e ve Tesla Motors‘a baktığımızda yenilenebilir enerjiyi, Space X‘e baktığımızda uzayı görebiliyoruz.

Bilim Her Şeyi Açıklamak İçin Yeterli ?

“Bilimin ve bilim insanlarının açıklayamadığı şeyler.” diye başlayan ve içeriği ilginç olan bir çok konu görmüşsünüzdür. Peki bilim her şeyi açıklamak için yeterli mi? Bu sorunun cevabı hem evet, hem de hayır. Çünkü bilim, bilgi birikimidir. Yani üzerine her zaman yeni şeyler katılabilir. Bu durumda bilimin günümüzde açıklayamadığı şeyler olsa da, gelecek zaman dilimlerinde birçoğunu açıklığa kavuşturmaya yetecektir. Düşünün, bundan 100 yıl kadar önce evrenin nasıl oluştuğunu bilmiyorduk. Şuanda da kesin bir bilgimiz yok çünkü oluşumuna şahit olmadık. Ancak günümüze kadar uzay alanında yapmış olduğumuz gözlemler bize “Big Bang Teorisi“ni çağrıştırıyor.

Big Bang teorisine göre evren oldukça yüksek yoğunluğa ulaşmış ve ardından büyük bir patlama ile enerjiye ve daha az yoğun kütleli maddelere ayrılmıştır. bu saçılım sürekli devam etmektedir ve evren sürekli büyümekte ve genişlemektedir. Bu olayı gözlemlemesek de, ortaya çıkan maddelerin birbirleri ile etkileşimlerini inceleyerek bu kanıya varabiliyoruz.

Uzayda havanın olmadığını ve dolayısıyla sürtünme kuvvetinin etkilerinin de olmayacağını düşündüğümüzde evrenin bir noktadan büyümeye başladığında (bu büyüme maddelerin etrafa saçılması oluyor), sürekli büyümekte oldu kanısına varıyoruz.

Birçok kişinin yer çekimi olarak bahsettiği cisimlerin dünyada vs. yere düşmesi olayı aslında “çekim” (gravitation) kavramı ile açıklanmıştır. Yani Newton aslında yer çekimini değil, kütle çekimini bulmuştur. Newton‘un vardığı tez, aslında cisimler yere düşer değil, cisimler birbirine bir çekim uygular ve bu çekim cismin kütlesi ile doğru orantılıdır. Nasıl yani? Şöyle ki, her cisim birbirine çekim kuvveti uygular. Ancak bu çekim kuvvetinin miktarı, cismin kütlesine bağlıdır. Cismin kütlesi ne kadar büyük ise, kütle çekim kuvveti de o kadar büyük olacaktır. Zaten uzaya baktığımızda, kendi Samanyolu galaksimize baktığımızda da güneşin en büyük kütlede olduğunu ve gezegenleri de etrafında topladığını görüyoruz. Peki nasıl oluyor da cisimlerin dünyada yere düştüğü gibi gezegenler Güneş’e düşmüyor?

Gezegenler Güneş’e Yaklaşıyor Mu?

Cevap veriyorum; “Hayır.” Gezegenler ki bu gezegenlere Dünya da dahil, Güneş’in etrafında dönerken kütle çekim kuvvetine zıt bir kuvvete maruz kalırlar. Bu kuvvetin adı “Merkez Kaç” kuvvetidir. Her cisim bir eksen etrafında döndürüldüğünde merkez kaç kuvvetine maruz kalır. Bu kuvvet cismin hıza ve cismin kütlesi ile doğru, döndürüldüğü eksenin çapı ile ters orantılıdır. Bilim ile açıklık getirilen konulara oldukça iyi bir örnek olduğu için bu ve bunun gibi konulara değinme gereksinimini görüyorum. Ne kadar esrarengiz ve büyüleyici bir kelime değil mi “Bilim“?

İlim, külli’yi, Tarih, cüzi’yi, San’at da mümkün’ü bildirir.” ne denli güzel demiş değil mi Aristoteles? Bilimin ne kadar geniş alana ışık tuttuğunu anlatmak istemiş. Tarihte sık sık karşılaşıyoruz aslında, birçok olayı çözerken bilimden ve alt dallarından yararlanıldığını görüyoruz. En eski piramitin, 1000 yıl önce inşa edildiğine inanılıyor. Piramitlerin inşasında matematik ve fizikten oldukça yararlanılmıştır. Bu sayede onlarca metre yüksekliğinde yapılar inşa edilebilmiştir. Keops Piramidi‘nin tepe noktası tam 139 metre yüksekliğindedir. Piramitlere biraz derinden baktığımızda hemen her yerde benzer inşa edildiklerini görüyoruz. Peki nasıl oluyor da toplumlar birbirinden bağımsız olarak aynı yapıları inşa ediyor. Acaba onlara biri mi gösterdi doğru yolun piramit olduğunu? Ya da hiç düşündünüz mü neden piramitler, piramit şeklinde inşa edilmiş?

Piramitler Neden Piramit Şeklinde İnşa Edildi?

Bilinen her matematik ve fizik kullarına göre, yükseklik arttıkça hassasiyet artar. Yani yüksekliğiniz arttığında devrilmeniz kolay olur. Bu yüzden, yüksekliğin artarken yüzey alanının daralması gerekir. Bu şekilde bir yapı inşa ettiğinizde de ortaya koni ve piramit şekilleri çıkıyor. Piramit de koni inşa etmekten daha mantıklı olduğu için muhtemelen seçimleri piramitten yana olmuş. Zamanında yaşayanların günümüzde yaşamadığını düşündüğümüzde piramitlerin neden yapıldığını nereden biliyoruz?

Piramitler neden yapıldı?

Günümüze kadar ulaşan kanıtlar piramitlerin firavunlar için yapıldığı ve zamanında ölümden sonra yaşamın olduğuna inanıldığından, firavunların öldüklerinde ve hayata döndüklerinde, bu piramitlerde yaşayacağı için yapıldığı düşünülüyordu. Bu yüzden hemen hemen her firavunun kendine ait piramidi bulunmakta. Bununla beraber mumyalama da aynı şekilde firavunların bedeninin uzun yıllar korunması için yapılıyordu.

“Bilim Nedir?” diye başlayarak ne çok konuya değindik öyle değil mi? Bilim ne kadar da hayatımızın içindeymiş aslında. Bizim sürekli onu kullanmamız kullanarak gelişmemiz ve geliştikçe onu da geliştirmemiz gerekiyor. Bu döngüye girdiğimizde, yani bilim ile çalıştığımızda zarar etmemiz pek de mümkün değil açıkçası. Bu yüzden sürekli gelişen ve geliştikçe geliştiren bir toplum olmalıyız.

Yazı biraz uzun gibi görünüyor olabilir; ancak ne kadar uzun olursa olsun, bilimi tam olarak anlatmaya yetmeyecekti. Tam olarak anlamamıza ve onun için çalışmamıza yetmeyecek ne kadar üzerinde dursak da anlamamız için yeterli olmayacak. Hani Orhan Veli‘nin “Anlatamıyorum” adlı şiirinde değindiği, anlatmak istediği ama anlatamadığı şey var ya… Biliyoruz; ama anlatamıyoruz. Ne demiş Maksim Gorki; “Bilim aklın şiiridir, şiir de yüreğin bilimidir.” 

Bilime yeterince onun için çalışırsanız, yapamayacağınız şey yoktur. Ama önce onu anlamak, bilgiyi bilmek gerekir. En karanlık, en körpe, en ücra zihinlere bile en daralmış anında ışık tutabilecek potansiyelde iken, neden onu kullanmayalım ki? Cahit Arf’ın da dediği gibi, bilim ve inanç iki ayrı unsurdur, birleşirse devrim yapabilirsiniz. Bu potansiyele sahip bir büyülü değneğimiz varken onu kullanmayalım…

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ